Biz de Başarabiliriz

 

D

ünyada bulunan 193 - 216  devlette 8 milyar kadar insan yaşıyor. Bunun 79-80 milyonu, yani yüzde 1’i ise ülkemizde bulunuyor. Gezegenin en büyük 16.-17. ekonomisi olan Türkiye’nin neredeyse 3’te 1’i öğrencilik sürecindedir. 20 milyon temel eğitimde, 7 milyon kadarı ise yüksek öğretimde bilgi – beceri biriktirme peşinde…

Son 4 bin yıllık Türk tarihi başarılar, mücadeleler, uygarlıklarla örülüdür. 16-17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da başlayan bilimsel-teknolojik sıçramalara / gelişmelere karşı biraz duyarsız kaldığımız için bugün buhranlar yaşıyoruz.

Dünyanın en kıymetli coğrafyasında yaşadığımız için kaderimiz biraz labirentlerle örülüdür. Klasik / sık söylenen bir söz var: “Coğrafya kaderdir” şeklinde. Bizi bu topraklardan söküp atmak isteyenler 1000 yıldır her türlü entrikayı devreye sokuyorlar. Bunu bazıları, ‘tembellik için bahane uydurma’ olarak görseler de objektif (müspet) tarihçiler Türklerin Anadolu’daki bitmez tükenmez mücadelelerini berrak bir şekilde ifade ediyorlar. Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Tarık Zafer Tunâya, Enver Ziya Karal, Yılmaz Öztuna gibi münevverlerin tespitleri işimizin oldukça zor olduğunu göstermektedir. 1000 yıldır çok zor siyasî - ekonomik koşullar altındayız. Bu zorluklar esasında bizi bir bakımdan da bilemiş, daha mücadeleci, daha azimli bir toplum hâline getirmiştir.

Türk insanı iyi yetiştirildiği, önü açıldığı zaman son derece girişimci, tasarımcı, üretici bir mizaçtadır. 40-50 yıl önce AB ülkelerine işçi olarak gitmeye başlayan 3 milyon kadar vatandaşımız bugün bilimde, teknolojide, sanatta, üretimde en üst noktalara çıkmasını bilmişlerdir.

Microsoft, Intel, Daimler, Ford, HSBC, Opel, Boing, Bayer, Roche, Harvard, MIT, Yale gibi dünya çapındaki büyük şirketlerin, üniversitelerin tepe yöneticileri, akademisyenleri çoğunlukla bizim insanlarımız olmaya başlamıştır.

Son 50-60 yıldır, gelişmiş Batı toplumları aşırı refah nedeniyle aileden kopuk ve yalnız yaşamaya, alkole, uyuşturucuya yönelmeye başlamıştır. Almanya, Fransa, İngiltere, İsveç, Rusya gibi ülkelerde alkolizm oranları yüzde 40’ları geçmiştir. Bu ülkelerin yaş ortalamaları da 38-45 arasında seyretmektedir. 80 milyonluk Türk toplumunun yaş ortalaması ise 29-30 seviyelerinde olup büyük bir insan kaynağı fırsatı sunmaktadır.

1923 yılında Osmanlı’nın küllerinden doğan yeni Türkiye Cumhuriyeti 95 yılda mucizeler ortaya koymuştur. Finans-kapitalin (sermayenin) olmadığı ve son 100 yıl boyunca kesintisiz süren harplerden ötürü girişimcinin kalmadığı, okur-yazar insanların hepten kaybedildiği bir yapı her türlü olumsuzluğa rağmen çağı yakalamayı başarmıştır.

Bilimi, tekniği kavrayamayan yöneticiler, kanaat önderleri yüzünden matbaayı 234 yıl gecikmeli olarak kullanmaya başladık. Ancak 20. yüzyılın 2. yarısında icat edilen transistor ün, mikroişlemcinin getirdiği yeni yükseliş dalgasını pek ıskalamadık. Bugün on binlerce firmamız dünyanın dört bir bucağına mal ve hizmet satabilmektedir.

Üniversitelerimizden mezun olan parlak beyinler dünyanın yerinde iş bulabilmektedir. Planlamayı, işlerdeki öncelik sırasını doğru yaptığımız takdirde 2023 yılında en gelişmiş 10 ülke arasına girecek kapasitemiz vardır.

Karamsar olmaya, enseyi karartmaya, öldük-bittik, biz adam olmayız düşüncesini zihnimizde tutmaya hiç gerek yoktur.

Osmanlı Devleti gerilemenin, çağın dışında kalmanın farkına 1700’lerde varmıştır. O zamanın yöneticileri denize düşenin yılana sarılması gibi Fransız’ın, Alman’ın, İngiliz’in reçetelerinin tam doğru olduğunu, meselelerini çözebileceğini sanmıştır.

Fransızca, Almanca, İngilizce kelimelerle konuşarak, onlar gibi giyinerek, onlar gibi yemek yiyerek kalkınma olmayacağını fark edememişler, efsunlanmış gibi altı boş reçetelere bağlanıp kalmışlardır. Esasında Türk insanı her türlü derdinin çözümünü bulabilecek derecede zekîdir.

1946 yılından sonra da ABD’nin kısırlaştırıcı, bilgisizleştirici reçetelerinin peşine düştük. Bizi üretemez hâle getirmeyi amaçlayan, kötü niyetli planların yanlış olduğu 2000’li yıllarda çok net olarak ortaya çıkmıştır.

Afrika’yı, Asya’yı, Avustralya’yı 200 yıl boyunca acımasızca sömürerek, soykırımlar yaparak, kölelerin emeğini çalarak sermaye biriktiren İngiltere, Almanya, Fransa, İsveç, Norveç, Belçika, Hollanda, Amerika gibi ülkeler Türklerin kendilerine rakip olarak çıkmasını asla istemiyorlar.

Din, mezhep, dil, ırk, sağ-sol kavgalarına gark olmamız için her türlü yalanı üzerimize boca eden sömürücü devletlerin eğitim vizyonları ile asla bir yere varamayız.

Temel hedefimiz, tükettiğinden çok üreten kuşaklar ortaya çıkarmak olmalıdır. Bugün yurtdışına ihraç ettiğimiz malların kilogram fiyatı 1,2-1,3 Dolar seviyesindedir. Almanya, Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin sattığı malların kilo fiyatı ise 4-5 dolar seviyelerindedir. 6.5 milyonluk İsrail 165 milyar, 16 milyonluk Hollanda 710 (2017 yılı değeri) milyar dolarlık mal ihraç edebilmektedir. Bizim onlardan hiçbir eksiğimiz yoktur.

Tarım; karasabanla, pullukla, traktörle yapılırken bugün tam otomatik makineler aynı işi yapar hâle gelmiştir. Otomobiller 100 sene önce kol gücüyle üretilirken bugün akıllı robotlar daha üstün araçlar yapabilir olmuştur.

Son 15 yıldır endüstri 4.0 (sanayi 4.0) kavramını konuşuyoruz. Çağı yakalamış az sayıdaki özel sektör firmamız endüstri 4.0’ın yöntemlerini, yordamlarını uygulayarak dünya kalitesinde işler yapabilmektedirler.

Eğitimde sıçrama yapabilmek için anahtar kelimemiz endüstri 4.0 olmalıdır. Bunun içeriğini kavramamış uzmanların hazırlayacağı eğitim-öğretim reçeteleri yine başarısızlık getirecektir. ABD’nin, İngiltere’nin eğitim uzmanlarına hazırlatılan vizyon planları da kesinlikle işe yaramaz. Zîrâ onlar bizim sadece arabayı kullanan insanlar olmamızı, araba üretmememiz gerektiğini önermektedirler.

Yolunu, tünelini, barajını, tankını, uçağını, gemisini, bilgisayarını, telefonunu, tohumunu, ilacını kendisi yapan bir Türkiye ana hedefimizdir. Küresel kraliyetçi (emperyalist) mihraklar istedikleri tuzakları kursalar da bunu başarabiliriz.

Finlandiya, Singapur, Güney Kore, Japonya gibi ülkeler 21. yüzyılın ihtiyaçlarına uygun müfredatları uygulayarak başarıyı yakaladılar. Girişimci ruhlu, yazılım (kodlama) bilgisi olan, ezberciliği dışlayan, tarım, sanayi ve teknoloji eksenli bir müfredat bizi sıçratacaktır.

Kaliteli eğitim verebilmek için yüksek lisans yapmış, proje-kitap yazabilen yeni öğretmenlere daha çok ihtiyacımız vardır. Öğretmenlik mesleğine girişte yapılan, alan bilgisini ölçen sınavda (ÖABT) kendi branşıyla ilgili 50 sorunun önemli bir dilimini yapamayan kadrolarla sıçrama yapmamız güç görünmektedir. Başarısı düşük kişiler asla eğitimci olamamalıdır.  

Çağımızda meslekî ve teknik eğitim son derece önem kazanmıştır. Almanya’da 8.7 milyon genç meslekî ve teknik eğitim almaktadır. Bizde bu rakam hâlâ 1.7 milyon olup çok düşüktür. Meslek kazandıran dersler ilkokuldan itibaren başlamalıdır. Her okulun atölyeleri olmalıdır. 65 yıl önce tümden kapatılan köy enstitülerinin doğru uygulamaları günümüze taşınmalıdır.

Mekatronik, robotik, markalı tekstil ürünleri konusunda eğitim vermek için çok büyük bütçelere gerek yoktur. Türk insanı kara tahta ile de modern eğitim örgüsünü kurabilir. Dünyanın en popüler üniversitelerinden birisi olan Harvard’da hâlâ kara tahta ve tebeşir ile eğitim verilmektedir.

Uydurma, kopya, yüzeysel reçeteler yüzünden sadece cihazları kullanmasını bilen, ilâç üretemeyen, tohum geliştiremeyen, tarımı düşük verimli yapan, yabancı dil öğrenemeyen, lüks tüketici, etik değerlere saygısız kuşaklar karşımıza çıkmaya başladı…

Son 50-60 yıldır ne yazık ki kimi mühendisler, hekimler, ziraatçılar, teknik elemanlar, öğretmenler okumaz-yazmaz, her şeyi başkasından bekleyen bir kalıbı benimsediler. Çöp kovası, sandalye, makas, leğen, çekiç, salça, incir, fındık, ayakkabı, gömlek, çorap, jant üretebilen ülke olmaktan sıyrılamadık. ABD, Güney Kore, Almanya, Japonya gibi dünya çapında (küresel) markalar ortaya koyamadık. Elektronik, otomotiv gibi sektörlerde üretim yapan tesislerimiz var ama bunlar 100 TL’lik mal üretmek için 90 TL’lik ithalat yaparak iş görmekteler.

Her bakımdan potansiyelleri çok yüksek olan bir ülkeyiz. Öğrenci, veli, öğretmen, akademisyen, sanayici, ziraatçı vb. bir araya gelerek 21. yüzyıla uygun, makul bir model ortaya koyabiliriz.

Son 10-15 yıldır endüstri 4.0 aşamasındayız. İnternet sayesinde makineler birbiriyle haberleşir oldu. Evlerdeki bir çok cihaz yazılım kodları ile işliyor. 900 bin öğretmenin yüzde 1’inin bile herhangi bir kodlama dilini bilmediğini ifade edebiliriz. Testlere boğulan akıl dışı bir sınav sistemimiz var. İlkokuldan yüksek lisansa kadar kodlamayla ilgili bir tek soru sorulmuyor. 40 yıldır eğitimin içindeyim. 6 yaşımdan beri yüzlerce sınava, onlarca mülâkata girdim. Hiç birisinde teknoloji, bilim, kodlamayla ilgili bir soruyla karşılaşmadım.

İsrail, Japonya, Çin, Hindistan gibi ülkeler harıl harıl kodlamayı, elektroniği öğreten dersler okutuyor. Biz ise hâlâ havuz problemleri, x+y’li denklemler, geometrik hesaplamalar ile başarılı olacağımızı sanıyoruz.

Tüm okullarımızı çok acil olarak STEM (bilim, teknoloji, mühendislik, matematik) yaklaşımına göre yenilemeliyiz. Bunun için çok büyük bütçelere gerek yoktur. Şu anki maliyetlerle işi başarabiliriz. Evlerimizde ve iş yerlerinde kullandığımız 50 kadar aygıtı kendimiz üretmediğimiz sürece de ilerleyemeyiz.

 

Başarı İçin İlk Aşamada Neler Yapmalıyız?

q Lisede makine alanında okuyan makine mühendisi, bilişim alanında okuyan bilgisayar mühendisi, elektrik alanında okuyan ise elektrik mühendisi olabilmelidir. Yani tüm meslekler lisede alınmış olan eğitimin üzerine inşâ edilmelidir.

q PISA sınavlarında 61 ülke arasında sürekli olarak 40 - 50. sıralarda olmamızın sebepleri mutlaka yakından incelenmelidir. Bizim yerimiz ilk 10 arası olmalıdır.

q Tüm öğretmenler 3-5 yılda bir meslekî sınava tâbî tutulmalıdır. Yetersiz öğretmenler zorunlu kurslara gönderilmeli, gelirleri daha düşük olmalıdır. Almanya’da bu on yıllardır uygulanmaktadır. Yetersiz öğretmenler mecburî olarak kurslara yollanmaktadır. Bu ülkede özellikle meslek liselerinde dersleri öğretmenler veriyor. Sınavları başka uzman kurum yapıyor. Öğrencisi sürekli başarısız olan öğretmenler işten çıkarılıyor.

q Okullar arası rotasyon (zorunlu yer değiştirme) mutlaka olmalıdır. Bir öğretmen 10-20-30-40 yıl aynı okulda çalışamamalıdır. Yer değişikliği il içi ve il dışı olabilmelidir. Polis ve asker nasıl yer değiştiriyor ise eğitimciler de değiştirmelidir. Uzun süre aynı yerde çalışan öğretmenin verimi düşmektedir. Etik değerler uygulanamaz olmaktadır.

q Öğretmenlerin tüm idârî (yönetimsel) görevlendirmeleri objektif kriterlerle ve liyakate göre yapılmalıdır. Yeteneksiz, bilgisiz kişilerin yönetici olması misyon ve vizyonu işlemez hâle sokmaktadır.

q Sendikalar / STK’lar eğitimi yükseltmek için de projeler, projeksiyonlar, vizyon belgeleri sunmalıdır. Sadece ücret talebi içinde olan sendikal model 20. yüzyılda kalmıştır. Kökü dışarıda, düşman ülkelerin desteklediği art niyetli dernek ve vakıfların reçeteleri ise kâle alınmamalıdır.

q Ders kitapları yalnızca çok fakir öğrencilere parasız verilmelidir. Ya da kitapların bedeli öğrenciye ödenmelidir. Şu anki uygulama yılda tahmînî 500 milyon Doların hebâ olmasına sebep olmaktadır.

q Her okul ya da her il kendi ders kitabını kendisi belirlemelidir. Her okula/öğrenciye aynı seviyede ders kitabı vermek doğru değildir. Yani fen lisesinde okutulan fizik kitabı meslek lisesi öğrencisine verilmemelidir.

q Tablet ile eğitim kesinlikle doğru değildir. Bu yöntem öğrencilerde bir çok ruhsal sorunlara sebep olmaktadır. Vazgeçilmelidir.

q Merkezî sınavların sayısı azaltılmalıdır. Finlandiya’da lise seviyesine kadar merkezî sınav yoktur.

q Okulların açık olduğu gün sayısı Japonya’da 240’tır. Bizdeki rakam 180 günlük süre çok az olup ilk etapta 200 yapılmalıdır.

q İlk 8 yıllık eğitimden sonra öğrenciler “yetenek analizlerine” göre okul / yol seçmelidir. Yani zekâ / bilgi seviyesi uygun olmayanlar asla akademik okullara girememelidir.

q Özel dershaneler Finlandiya’da olduğu gibi tamamıyla sistemin dışına çıkarılmalıdır. Yani eğitim örgüsünde bu kurumlar rol almamalıdır.

q Haftalık ders saatlerinin sayısı Finlandiya’da olduğu gibi azaltılmalıdır. Öğrenmeyi öğrenme konusunda eğitilen öğrenciler evinde, kütüphanede yeni bilgiler bulmayı bilmelidir. Şu anda bir meslek lisesi öğrencisi okulda 44-48 saat, destekleme ve yetiştirme kursunda 12 saat ders görüyor. Haftada 60 saat ders çalıştırılan bir çocuk sosyalleşemez, çocukluğunu / gençliğini yaşayamaz.

q Kitap yazan, proje üreten öğretmenlere ek ödemeler, teşvikler sağlanmalıdır.

q Eğitimde özelleştirme (özel müteşebbis) oranı yüzde 10’lardan yüzde 50’lere çıkarılmalıdır.

q Meslekî ve teknik eğitimde yüzde 70’lik oran yakalanmalıdır. Şu anda illerin meslekî eğitim alan öğrenci oranları yüzde 40-52 seviyelerine gelmiştir.

q Okullar her türlü imkânın (tesisin) olduğu büyük kampüslerde (külliyelerde) toplanmalıdır.

q Sadece çok yüksek zekâlı öğrenciler STEM esaslı fen liselerine girebilmelidir.

q Öğretmenliğin geliri daha câzip hâle getirilmelidir. Şu anda büyük şehirlerde öğretmenlerin geçinmesi çok zor bir iş hâline gelmiştir..

q Üniversitelerin 21. yüzyılın ihtiyaçlarına göre daha faydalı bölümler açması sağlanmalıdır. İş sahası olmayan, mezunların boşta gezdiği bölümler kaynak israfından başka bir durum değildir.

q Uygulama basamağı olmayan, sadece sözlü anlatım içeren derslerin (tarih, felsefe, coğrafya vb.) illâki okulda okutulmasına gerek kalmamıştır. Bu dersler web üzerinden sunulup sadece sınavları okulda yapılabilmelidir. Yani dileyen öğrenciler bu dersleri web üzerinden zaman, mekân zorunluluğu olmadan alabilmelidir.

q Meslek liselerindeki öğrenciler son sınıfta (12. sınıf) haftanın 5 günü işletmeye staja gitmelidir. Sadece son 1-2 ay okulda meslekî dersler verilmelidir. Şu anki uygulama yeterli değildir.

q Meslek yüksek okulları MEB’e bağlanmalıdır. Bu okulların alan ve dalları yeniden kurgulanmalıdır. Şu anki uygulama sadece kaynak israfıdır. Meslek lisesinde okutulan derslerin aynısı meslek yüksek okulunda da okutulmaktadır.

q Meslekî ve teknik okullarda genellikle dar gelirli ailelerin evlatları öğrenim görmektedir. Bunlara her gün ücretsiz öğlen yemeği verilmelidir.

q Sadece meslekî ve teknik okulların 10-11-12. sınıf öğrencileri değil tüm öğrenciler iş kazalarına karşı sigortalı olmalıdır.

q Ücretli öğretmen çalıştırmak pedagoji / toplam kalite / ücret adâleti bakımlarından faydalı olmamaktadır. Bu yöntem azaltılmalıdır ya da tümden kaldırılmalıdır.

q İki yıllık meslek yüksek okullarını bitirenler öğretmenlik mesleğine dâhil olamamalıdır.

q Parlak beyinli insanlarımızın yurtdışına gitmesini (beyin göçü) önleyici maddî ve manevî düzenlemeler yapılmalıdır.

q Bütün okullarda yerli işletim sistemi (Pardus) ve ücretsiz ofis yazılımı (Open Office Org) öğretilmelidir. Türkiye’de bulunan bilgisayarların tümünde Microsoft tarafından üretilen pahalı yazılımlar kullanılmaktadır. Bu iki yazılım kullanıma girdiği takdirde yılda 2-3 milyar dolarlık bir tasarruf söz konusu olacaktır.

q Bütün okullarda tek tip kıyafet (üniforma) uygulaması olmalıdır. Markası belli olan, ahlakî normlara uymayan kıyafetlerle okula gidilememelidir. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Gürcistan, KKTC, Güney Kıbrıs gibi ülkelerin okullarını yakından gördüm. Hemen hemen hepsinde gösterişten uzak, hareket kolaylığı olan tek tip (bir örnek) giysiler var idi. Serbest kıyafet ile yapılan eğitim pedagojik, ruhsal sorunlara yol açmaktadır.

 

Sonuç olarak; endüstri 4.0 üretim modeline uygun yeni / modern / çağa uygun bir eğitim örgüsü oluşturmamız zor bir iş değildir. Ülkemizde dünya çapında eserler ortaya koymuş yeterince uzman / bilgin vardır. ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın art niyetli uzmanlarının eğitim modelini değil Türk eğitim modelini ortaya çıkarmalıyız.  

 

Ali Özdemir

Ocak 2018